top of page

Seminer Raporu: Teori ve Pratik Arasında Sözlü Tarih

Blog Yazısı: Ayşegül Duyar


Sakarya Üniversitesi bünyesinde faaliyetlerine devam eden Osmanlı Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi, “Osamer Konuşmaları” serisinin altıncı konuşmasını 19 Haziran Pazartesi günü saat 19.00’da çevrimiçi olarak gerçekleştirdi.


Bu seminerde konuşmacı Bilim ve Sanat Vakfı'nda Sözlü Tarih Araştırmacıları koordinatörlüğü görevini üstlenmiş olan ve şu anda Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi'nde araştırmalarını sürdüren Dr. Arzu Güldöşüren'di. "Teori ve Pratik Arasında Sözlü Tarih" başlığı altında gerçekleşen bu sunumda, teorik ve uygulama ölçeğinde sözlü tarih detaylı bir şekilde ele alınmıştır.


Sözlü Tarihi Tanımak


Sözlü tarih, özellikle Avrupa ve diğer kıtalarda geniş ölçüde benimsenmiş ve ilk aşamalarda daha çok seçkin kesimlerin anlatılarını kaydetmek amacıyla ortaya çıkmış bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım, belirli bir konu çerçevesinde belirli bireylerle hayat hikayelerinin kaydedilmesi veya tematik görüşmelerin gerçekleştirilmesi şeklinde tanımlanabilir. Türkiye bağlamında ise, gün geçtikçe etkisi büyüyen bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır. Dr. Arzu Güldöşüren, sözlü tarihin aslında sağlam bir teorik temel üzerine oturduğunu ve pratik uygulamalarının da bu temele dayandığını vurgulayarak sunumuna başlamıştır.


Sözlü Tarih Nedir?


Güldöşüren, M.Ö. 5. yüzyıla kadar uzanan bir geçmişi olan sözlü tarih anlatısının evrimini açıklayarak, bu metodun teknolojinin ilerlemesiyle artık bir araştırma yöntemi olarak kullanıldığını ifade etmiştir. 20. yüzyılın başlarında, ağır kayıt cihazlarının kullanıldığını belirtmiş, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ise taşınabilir kayıt cihazlarının ve röportaj formatının, sosyal bilimciler tarafından sözlü tarih anlatılarının toplanmasında kullanılmaya başlandığını belirtmiştir. Sözlü tarihin gelişimi ile teknolojik araçların etkileşimi arasında bağlantı kurarak, tarihsel dönemlerde sözlü anlatının mevcut olduğunu ancak bilimsel tarih anlayışının ortaya çıkmasıyla tarihçi ile anlatıcı arasındaki bağın zayıfladığını vurgulamıştır. 20. yüzyılın özellikle halk bilimcilerin çabaları ve yeni teknolojilerin katkısıyla bu ilişkinin tekrar kurulmaya başlandığını aktarmıştır.


Sözlü Tarih kavramının gerçek anlamını değerlendiren Güldöşüren, terim olarak bakıldığında Ellen Nevins'in tanımına dikkat çekmiştir. Nevins'in "Oral History" olarak tanımkladığı bu kavram bir bireyin kaydedilmiş bir hatırasının, sonrasında deşifre ya da daktilo edilmiş transkribinin derinlemesine görüşmeyi içeren bir araştırma yöntemdir.


Bu tanımın muhtevası gereği sözlü tarihçiler, kendi kanıtlarını oluşturdukları için belli başlı eleştirilerle karşılaşmaktadır. Güldöşüren, milattan önceki dönemlerde Yunanlıların yazılı kaynaklarını kullanarak oluşturulan tarih anlayışının "Rankeci tarih anlayışı" ile değiştiğini ve eleştirilerin arttığını dile getirmiştir. Sözlü tarihçilerin bu tür eleştirilere karşı farkındalıklı olmaları gerektiğini vurgulayarak, bu ön yargı ve sınırlamalarla başa çıkmalarının önemine dikkat çekmiştir. Aynı zamanda sözlü tarihçilerin anlatıcının durduğu perspektifi anladığını, sözün üretimine katkıda bulunan bir konumda olduklarını belirtmiştir. Bu özelliklerin eleştiriye karşı etkili bir şekilde cevap verilmesini sağlayabileceğini ifade etmiştir.1982 yılında Jemes Bennet tarafından life history, self report, personal narrative, life story, oral biography, memoir gibi yeni tanımlarla alternatif sunulmuştur.


Sözlü Tarihin Özellikleri

Sözlü tarihin en temel özelliği merkezinde insanın var olmasıdır. Alessandro Portelli’nin tanımına göre sözlü tarih “geçmiş hakkında birbiriyle konuşmak için söz ve yazı olarak ortaklaşa geliştirilen bir söylem türüdür.” Buna göre etkileşim ve karşılıklılık sözlü tarih açısından önem teşkil eder. Anlatıcı ile kurulan diyalog, görüşme sırasında karşılıklı olarak şekillenir. Zaman zaman bir tarih ve olay anlatıcının anlatımı bozulmadan ne zaman, nasıl gibi sorular sorulmasıyla sözlü tarihçinin anlatıcının hikâyesini şekillendirmesinin mümkün olduğunu belirtmiştir. Sözlü tarihin diğer araştırma yöntemlerinden en büyük farkı olarak yaşayan insanlarla iletişim kurulup pratik şekilde verinin üretilmesi olduğu anlatılmıştır.


Sözlü tarih anlatımı bu özellikleri ile aynı zamanda başka yöntemler ile sağlanamayan sorulara cevap bulabilme fırsatı verir. Sözlü tanıklık etkileşimlidir ve anlatıcı yalnız bırakılmaz. Konuşulan konu üzerine görüşmeci tarafından düşünmeye sevk edilir. Kendi hayatı ve düşündükleri üzerine bir takım sorgulamaya gidilir. Ayırt edici özelliği insanların kendi dünyalarını anlatmaları için kurdukları bir anlatma biçimidir. Burada bir dramatizasyon vardır ve anlatıcılar farkında olarak ya da olmayarak ait oldukları kültüre ait kodları paylaşırlar. Bu şekilde kamuya yönelik ifadelerin arkasındakileri araştırma, sosyo-ekonomik düzeyin tüm katmanlarına ulaşma, gündelik hayatı ve kişisel ilişkileri ortaya çıkarma, belgelerin ve eserlerin anlamını bulma gibi sonuçlar elde edilebilir.


Sözlü tarih anlatısı, başlangıçta yazılı kayıtları üreten genellikle erkek ve bilgili, eğitimli bireyler tarafından gerçekleştirilmekteydi. Bu kişiler, özellikle ilk zamanlarda Avrupa'da hukuk alanında faaliyet gösteren kilise mensuplarıydı. Bu bağlamda, Güldöşüren, anlatıların mevcut toplumun konuşma ve hatırlama biçimiyle doğrudan ilişkilendirilmesi gerektiğine vurgu yapmıştır. Sözlü tarih, nitel bir araştırma yöntemi olarak, yeni hipotezler ve bilgiler üretme, daha önce keşfedilmemiş unsurları ortaya çıkarma potansiyeline sahiptir.


Güldöşüren sözlü tarihin, aslında iletişim faaliyeti olarak kısmen fiziksel bir performans olarak görülmesi gerektiğini ifade etmiştir. Baş sallama, el kol hareketleri, jest ve mimiklerle sözlü tarih aktarımının, sahneye çıkan bir tiyatro sanatçısının performans sergilemesi gibi bir etkinlik olarak değerlendirilebileceğini örneklemiştir. Anlatıcının kendisi de bir performans içinde bulunduğu bu süreçte, onun anlatımını hangi performansla gerçekleştirdiğine de dikkat edilmesi gerektiğini vurgulamıştır.

"Sözlü tarihçi, kendi çalışması için değil, aynı zamanda görüştüğü kişinin hayatına yön veren düşünceleri de anlamaya çalışmaktadır. Bu yaklaşım, öznelliğin ortadan kaldırılmasına ve değerli bilginin gün yüzüne çıkmasına yardımcı olmaktadır."

Teorik Açıdan Sözlü Tarih


Güldöşüren'e göre, sözlü kaynaklar bireyin zihinsel hafızasını yansıtmakta ve aynı zamanda bu hafızanın kolektif bir toplumsal hafızanın ürünü olduğuna işaret etmektedir. Ayrıca, sözlü tarih yönteminin özelliği olan görüşmelerin tekrarlandıkça çeşitlenebilir olmasıdır. Bu özellik, zaman içinde farklı zamanlarda gerçekleştirilen sözlü tarih görüşmeleri aracılığıyla bilginin güvenilirliği, bilginin eksik ya da örtülü yönleri ile kişilerin tavrı gibi çeşitli açılardan değerlendirilme olanağı sunmaktadır. Ayrıca öznelliğin etkisi nedeniyle görüşme sürecindeki değişiklikler, farklı anlatıcılar arasındaki geçişlerle birlikte ürünün de çeşitlilik gösterebileceği belirtilmiştir. Eğer tematik bir konuda yeterli bilgi elde edilemiyorsa, birden fazla kişiyle yapılan görüşmelerin, eksik noktaları tamamlama ve farklı perspektifleri sunma açısından faydalı olabileceği ifade edilmiştir.



Bu bağlamda seminerde sözlü tarih anlatılarının sınırları ve belirlenmiş bir sonu olmadığı vurgulanmıştır. Sözlü tarih ürününün oluşmasında tarihçinin, görüşme anından itibaren anlatıcıyla bir iş birliği içinde hareket ettiği belirtilmiştir. Sözlü tarihçinin rolü, anlatıcı seçimi, konu seçimi, soru hazırlama, metin deşifre etme, deşifre edilen metni kaynak olarak kullanma gibi aşamaları yöneten kişi olarak tanımlanmıştır. Sözlü tarihin çok seslilik özelliği, sadece belli bir kesime değil toplumun farklı sınıflarına da söz hakkı tanıdığı belirtilmiştir. Bununla birlikte, sözlü tarihin değişkenliği, anlatıcıların farklılaştıkça anlatının da değişebileceği ve dönüşebileceği, böylece tarihsel gerçekliğin farklı yönlerinin görülebileceği anlatılmıştır.


Dr. Arzu Güldöşüren, "Teori ve Pratik Arasında Sözlü Tarih" başlıklı semineriyle literatürde henüz yeni bir konum arayışında olan sözlü tarihin temel özelliklerini ele almıştır. Yeni tarih anlayışlarına kıyasla sözlü tarihin kanıt oluşturma, kanıtların kesinliği, öznellik ve nitel araştırma gibi özelliklere sahip olduğunu belirtmiştir. Sözlü tarih yöntemi eleştiriye açık olsa da, yöntemsel ve etkileşimsel yönleriyle, sunduğu çeşitli ürünlerle temel olarak geçmiş deneyimlerini anlamayı amaçlamakla birlikte, toplumun genel yapısını anlamaya, günlük yaşamı ve bireysel ilişkileri ortaya çıkarmaya diğer yöntemlerle ulaşılamayacak verilere erişmeyi mümkün kılan sonuçları ortaya koymaktadır.


Seminer kaydına ulaşmak için tıklayınız



Arzu Güldöşüren kimdir?

Dr. Arzu Güldöşüren, 2000 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih bölümünde lisans eğitimini, 2004 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde Yüksek Lisans eğitimini tamamlamıştır. Aynı fakülteden 2013 yılında doktora eğitimini bitirerek 2015-2016 yılları arasında Bilim Sanat Vakfı yürütücülüğündeki “Sözlü Tarih Araştırmaları” veri tabanı ve “İstanbul’un Mekânsal ve Kültürel Çeşitliliğine Yönelik Uygulama Örnekleri” projesinin koordinatörlüğü görevini yürütmüştür. Halen Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi’nde görev almaktadır.


44 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page